Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İftarlık Gazoz: Bir Kuşağın Politikleşme Hikayesi

Yüksel Aksu kendine özgü sineması ve samimi anlatım tarzıyla son dönemin öne çıkan yerli yönetmenlerimizden biri. Filmlerindeki anlatının sahiciliği ve gerçekliği, Muğla’nın Ula ilçesinden olan yönetmenin kendi hayat tecrübesinden esinlenerek inşa ettiği yerel hikâyelere odaklanmasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan filmlerinde otobiyografik ögelerin güçlü şekilde var olduğunu söylemek mümkün. Ancak yerel bir hikaye üzerinden genel bir Türkiye portresi çıkarmadaki başarısı, Aksu’nun kendi biyografisi ile ülkenin gidişatı ve toplumun hikayesi arasında kurduğu ilişkinin gerçekliğine dayanıyor. Üçüncü filmi olan İftarlık Gazoz’da (2016) da mekân olarak Muğla’nın Ula ilçesinde geçmesine karşın tarihsel olarak geriye, Türkiye’nin 1970’li yıllarının ortalarında sıcak bir yaz mevsiminde yaşanmış bir ramazan ayı hikayesine götürüyor bizleri. Bir Çocuğun İdealizm Arayışı Film, çalışkan ve başarılı bir ilkokul öğrencisi olan Adem’in daha sonra hayatında dönüm noktasını teşkil e...

İdeolojiler Temelinde Osmanlı-Türk Modernleşmesi Literatürü: Bir Tasniflendirme Denemesi

Türkiye’nin bir “tarih” sorunu var. Esasında dünya çapında nitelikli tarihçilerimiz olduğu gibi, 1980 sonrasında giderek artan şekilde Osmanlı ve Selçuklu tarihine yönelik geniş bir akademik ilgi de söz konusu. Yani aslında sorun nitelikle ilgili olmadığı gibi nicelikle ilgili de değil. Türkiye’de okur-yazar hemen herkesin koro halinde yakındığı, tarihimizin ideolojilerden arınmış şekilde ele alınmamış olması olgusu önemli bir problem alanına işaret ediyor. Bu açıdan meselenin kısaca ideoloji sorunu olduğunu söyleyebiliriz. Uzunca bir süredir tarih disiplini ülkemizde her ideolojinin rakip ideolojilere karşı kendi işine yarar malzemeyi devşirdiği bir cephanelik olarak işlevselleşmiş durumda. Mevzunun esas düğümlendiği ve kavganın en hararetlendiği yer ise, son iki yüz yıllık tarihimiz, nâm-ı diğer modernleşme maceramız. Ben burada Osmanlı-Türk modernleşme tarihyazımında, mevzuya ilgi duyanlar için giriş kâbilinden, ideolojik pozisyonları temel alan amatör bir tasniflendirme denemesi ya...

Kürsü Peygamberlerine Karşı Max Weber: Meslek Olarak Bilim Üzerine

  Max Weber 1918 yılında Münih Üniversitesi’nde meşhur Meslek Olarak Bilim adlı konuşmasını yapar. Geniş yankılar uyandıran konuşması, çağının realist bir teşhisini içerir. Konuşmasında söz konusu olan bilimsel ethosmuş gibi görünür, ama özünde modern, rasyonel uygarlığın çelikten kafesinde, anlamlı bir yaşam talebinin, eğer hâlâ mümkünse nasıl gerçekleştirilebileceği sorusunu yanıtlamaya çalışır. Weber bir bilim adamı olarak söz konusu talebin bilimle ilişkisini sorgular. Weber’e göre anlamlı bir yaşam istemini modern bilim yanıtsız bırakır. Weber için nihai anlama yönelik sorgulamalar dünya görüşleri alanında ve insan ruhu içerisinde aranmalıdır. Daha önce metodoloji üzerine yazılarında değer yargıları ile olgular arasında kategorik bir ayrım yapılması gerektiğini savunan Weber, 1918’in olağanüstü şartlarında yeniden aynı konuya dönerek olgularla ilgilenen bilimsel alan ile değer yargıları içeren dünya görüşleri arasında kalın bir çizgi çekmeye çalışır. Weber’in bilim üzerine ya...

Teyzemin Güzel Hatırasına...

Sen bir daha geri gelmemek üzere bu dünyadan göçtüğünde, ben gerçek anlamıyla ölümle tanışmış oldum. Senin ölüm haberin geldikten sonra apar topar Trabzon’a gidişimiz dışında yaşadığımız sürece dair pek bir şey hatırlamıyorum. Çok yoğun yaşadığımız bir süreçten arda kalan, şok duygusuyla sarmalanmış bir kederden ibaret oldu benim için. * * * Aslında ölümün her zaman, her an beklenilir bir şeydi. Tıp otoriteleri öyle söylüyordu. Annem sık sık sağlık durumundan endişe ederek için için ağlardı. Bu kadar uzun yaşayabilmiş olman bile bir mucizeydi, annemden çok kez işitmiştim bunu. Ama nedense hiç inanmamışım, sen ölünce anladım. Sadece ben değil hiçbirimiz inanmamışız, sen ölünce anladık. Yazarların, hocaların, “dışarıdakilerin” seninle ilgili ibretlik vaka anlatılarını bendeki teyzem algısıyla hiç bağdaştıramadım. Onlar haklı olarak bir insanın kendi iradesi ve çabasıyla doğuştan gelen fiziksel yetersizliğinin üzerinden nasıl gelebildiğiyle ilgileniyorlardı. Ben ise bunun üzerine hiç düşü...

Marx’ın Jenny’ye Yazdığı Mektup Üzerine

“Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler, ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimizde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk –feuerbachvari insana aşk değil, metobolizmaya aşk değil, proleteryaya aşk değil—sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor. Dünyada çok kadın var, kimileri de çok güzel. Ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü başka nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim. Hoşçakal canım, seni ve çocukları binlerce kere öperim. Senin, Karl. Manchester, 21 Haziran 1865.” *** Marx’ın, artık fazlasıyla popüler kültüre malolmuş olan, Jenny’ye yazdığı aşk mektupunda en sevdiğim yeri paylaşmak istedim. Bu son derece duygusal aşk mektubunda bile arka planda Marx’ın teorisyen zihnini görebiliriz. Duygu yüklü de olsa belli düşün...

İmkânsız İdealizm: Wael Hallaq’ın İslâmcılık Bağlamında Modern Devlet Eleştirisinin Eleştirisi

  Son dönemde İslâmcılığa ilişkin özgün denilebilecek eserler Türkçeye tercüme ediliyor. Bunlardan biri de, Wael Hallaq’ın The Impossible State adıyla 2012 yılında yayınlanan ve nihayet 2019 yılında Türkçeye tercüme edilen kitabı oldu. Kitabın İslâmcı çevrelerde okunduğu ve tartışıldığı, aynı zamanda Türkiye’de yazara yönelik ilgiyi artırdığı söylenebilir [1] . Bu açıdan kitabın, kimsenin pek haberi olmadan sessiz sedasız bir şekilde tozlu raflardaki yerini alan tercüme eserlerin kaderini paylaşmadığı, en azından belirli bir muhitte yankı bulduğu söylenebilir. Bu nedenle burada bir tanıtım amacından ziyade Hallaq’ın kitabının bir kritiğini yapmaya çalışacağım. Ancak yine de, hem yazı bütünlüğünü sağlamak hem de yazarın kitabını ilk kez duyanlar için tartışmaya bir giriş olması açısından Hallaq’ın temel argümanını ve kitabı aracılığıyla temel hedefini ortaya koymaya çalışacağım. Daha sonra ise Hallaq’ın söylemini, epistemolojik temellerinin dayandığı entelektüel geleneğin içerisine ...