![]() |
“Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler, ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimizde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk –feuerbachvari insana aşk değil, metobolizmaya aşk değil, proleteryaya aşk değil—sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor. Dünyada çok kadın var, kimileri de çok güzel. Ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü başka nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
Hoşçakal canım, seni ve çocukları binlerce kere öperim.
Senin, Karl. Manchester, 21 Haziran 1865.”
***
Marx’ın, artık fazlasıyla popüler kültüre malolmuş olan, Jenny’ye yazdığı aşk mektupunda en sevdiğim yeri paylaşmak istedim. Bu son derece duygusal aşk mektubunda bile arka planda Marx’ın teorisyen zihnini görebiliriz. Duygu yüklü de olsa belli düşünceleri içeren bir mektupla karşı karşıyayız yani. O yüzden ben mektubu, bir kadına yazılmış sıradan bir duygusal aşk mektubu gibi düşünmek yerine Marx’ın düşünceleriyle irtibatlandırılabilecek bir deneme metni olarak tartışacağım.
***
Marx, kendi deneyiminde insan olmaklığı hissetme hâlini aşkla ilişkilendirir. Çünkü içindeki aşkın; yüreğinin bütün kişiliği ile ruhunun bütün enerjisini biraraya getiren bir dev olduğunu, yalnızca aşık olduğunda içinin tutku dolu olduğunu söyler mektubunda. Peki tüm bunlar ne anlama gelir Marx için? Burjuvazinin ahlâkını, ailesini, devletini ve bütün değerlerini hor ve hakir görerek reddeden bir devrimci, niçin aşkı bir burjuva icadı olarak görmez? Niçin aşka kıyak geçer Marx? Varlığını olumlasa bile niçin aşk devrimci tarihsel misyonu olan özel bir sınıfa, proleteryaya hasredilmez? Bu soruya kestirme bir cevap, Marx’ın da, ne kadar devrimci olursa olsun, içinde yaşadığı Viktorya dönemi ahlâkından etkilendiği ve dönemin aşk anlayışını yansıttığı şeklinde olabilir. Ancak öyle olsa bile, Marx hakkında düşünürken aşk meselesi öyle kolaylıkla paranteze alınamaz. Zira Marx, insanın yeniden insanlaşmasını aşkla irtibatlandırır. Son derece kritik bir misyon ve anlam yükler aşka. Üstelik bu aşkın soyut bir gruba, sınıfa, insanlığa vs değil, insanın sevgilisine duyduğu aşk olduğunu da ilân eder. Marx’ın aşk hakkında söylediklerini teorisiyle birlikte düşünerek baktığımızda ne diyebiliriz?
Marx tarihe baktığında her şeyden önce insanın el ve kol emeğini görür. Onun için insanlık tarihi, maddi yaşamın üretiminin tarihidir. Aşka bakarken de aynı somutlukta bakar Marx. Feuerbachvari olan aşk değil, çünkü Feuerbach’ın materyalizmi Hegel’in idealizminden bile daha donuk, daha soyut ve daha idealisttir Marx için. Tanrıyla ve dinle hesaplaşan Feuerbach, insanın kendinde içkin ulvi nitelikleri tanrıya aktardığını düşünerek hristiyanlık yerine hümanist ve seküler bir aşk dini önerir. Feuerbach’ın tarihsel olanı devre dışı bırakan materyalizmine yüz vermeyen Marx, onun kurgusal aşk dinini de desteklemez. Soyut, kurgusal ve yapmacık bulur muhtemelen. Benzer şekilde proleteryaya duyulan aşkın da soyut ve kurgusal olduğunu hisseder. İnsanlar bir toplumsal sınıfa, bir ideale, bir düşünceye aşık olup harekete geçmezler. Bunların hepsi birer soyutlamadır, burjuva icadı sahte duygulardır. Bütün teorik çabasını sürekli değişen ve gelişen, dinamik unsurları anlamaya ve açıklamaya hasreden Marx, aşka bakarken de aynı dinamizmi yakalamaya çalışır. Bu yüzden aşk, onun için öncelikle insanların tecrübe ettikleri somut aşktır. İnsanı harekete geçiren muharrik güçleri kışkırtmak isteyen devrimci Marx, insanoğlunu yüzyıllar boyunca dağları aşmaya ve çölleri geçmeye sevk eden sevgiliye duyulan aşkın o büyülü gücüne dayanır. Soyut bir varlığa ve düşünceye yönelen, idealize edilmiş bir aşkın yerine sıradan insanların deneyimlerinde vuku bulan, sevgiliye duyulan tensel ve somut aşka inanır Marx. İsmet Özel’in aşk hakkında söyledikleri, Marx’ın düşüncesini tamamlar niteliktedir: “İnsandan gayrı canlıların üremesi türlerinin devamından başka bir anlam taşımaz. İnsanlar ise aşk ile birbirlerini üretir. Kendilerini çoğaltır ve büyütürler.”
O halde bütün bunlar ne anlama gelir? Öncelikle şu: Marx, yalnızca kuru bir teorisyen değil, her daim tutkulu ve romantik bir adamdır. Araştırmalarını da aynı tutku ve heyecanla yaptığı, metinlerindeki coşkulu üsluptan rahatlıkla anlaşılabilir. Daha önemlisi, bana kalırsa, Marx’a ilişkin Althusserci yorumun çok da doğru olmadığı anlamına gelir. Marx’ın aşka ilişkin düşüncelerinden hareketle, Marx’ın zihninde, burjuvaziye özgü, biçimsel, soyut ve idealist şekilde olmayan, daha somut ve elle tutulur bir hümanizm temelinin var olduğu söylenebilir. Marx’ta bir yanda determinizm ve tarihin yasaları varsa, öte yanda insan iradesi, ideoloji ve bilinç mevzuları vardır. Aşk insanın insan oluşunu hissetmesinin özel bir imkânı olarak, ideolojinin insanları hapsettiği yanlış bilinçten kurtulmanın ve insanın kendisine, işine, emeğine, insan türüne yabancılaşmasının önünde verimli bir engel olarak görülür. Aşk, bize insan olmaklığımızı hatırlatan özünde sevginin olduğu bir ilişki kurma biçimidir. Bu açıdan aşkı, iradenin yasaya galebe çaldığı ve insanı harekete geçiren bir moment olarak düşünmek gerekir belki de.


Yorumlar
Yorum Gönder